Ankara’nın Sessiz Dönüşümü: Deprem Göçü ve Mimari Yapının Kenti Yeniden Şekillendirmesi

Aura Desıgn Kurucusu ve Türk Serbest Mimarlar Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Filiz Cingi Yurdakul deprem ve kentsel dönüşüm ekseninde Ankara’nın mimarisine değindi…
Türkiye’nin son yıllarda yaşadığı büyük depremler, yalnızca etkilenen şehirleri değil; ülke genelinde kentleşme ve şehircilik anlayışımızı da köklü biçimde dönüştürdü. Bugün yaşadığımız sürecin, geçici bir nüfus hareketinden çok daha fazlası olduğunu düşünüyorum. Deprem sonrası oluşan göç dalgası, kentlerimizi yeniden tanımlayan yapısal bir kırılmaya işaret ediyor.
Bu dönüşümün en görünür olduğu kentlerden biri Ankara. Özellikle İstanbul başta olmak üzere deprem riski yüksek bölgelerden, daha güvenli bir yaşam arayışıyla Ankara’ya yönelen göç; başkentin demografik yapısını, gündelik yaşam alışkanlıklarını ve mimari üretim biçimlerini sessiz ama derin bir biçimde değiştirmeye başladı. Geleneksel olarak bir memur ve bürokrasi kenti olarak anılan Ankara, bugün çok merkezli, daha dinamik ve karmaşık bir metropol yapısına doğru evriliyor.
Bu göç hareketi, Ankara’da yalnızca konut ihtiyacını artırmakla kalmadı; ofis, ticari alan, eğitim yapıları ve sosyal yaşam mekânlarına yönelik talebi de ciddi biçimde yükseltti. Özellikle Çayyolu, İncek, Yaşamkent, Bağlıca ve Eryaman akslarında gelişen projelerde; daha yatay mimari, düşük katlı yapılaşma, geniş yeşil alanlar ve güçlü sosyal donatı alanları ön plana çıkıyor. Yeni nesil projeler, artık yalnızca barınma ihtiyacını karşılayan yapılar olmaktan çıkarak; güvenli, sağlıklı ve sürdürülebilir bir yaşam ekosistemi sunma iddiası taşıyor.
Kentleşme literatüründe sıkça vurgulanan bir gerçek vardır: Kentler çoğu zaman büyük projelerle değil, gündelik hayatta alınan binlerce küçük kararla dönüşür. Bu bakış açısı, İlhan Tekeli’nin yıllardır altını çizdiği temel bir yaklaşımdır. Ankara’da bugün yaşanan dönüşüm de tam olarak bu niteliktedir. Sessizdir; çünkü yüksek sesli projelerle ilerlemez. Ancak etkilidir; çünkü mimari dili, konut algısını ve yaşam beklentilerini kökten değiştirir.
Deprem bilinci, Ankara’daki mimari üretimin en temel belirleyicilerinden biri haline gelmiş durumda. Yüksek katlı yapılaşma anlayışından uzaklaşılarak, insan ölçeğini önceleyen, daha ferah ve daha güven veren yatay mimari eğilimler güç kazanıyor. Açık ve yeşil alanlar, yürüyüş yolları, çocuk ve spor alanları ile sosyal tesisler, yalnızca tasarım unsurları değil; sağlıklı bir kent yaşamının vazgeçilmez bileşenleri olarak ele alınıyor.
Ancak burada kritik bir eşikte olduğumuzu da söylemek gerekiyor. Konuttan ve kentten beklenen güvenlik duygusu, mimarlığı yalnızca talebe cevap veren bir üretim alanına indirgediği anda, kamusal alanın ve kentsel bütünlüğün zayıflaması riski ortaya çıkıyor. Oysa mimarlık, yalnızca bireysel talepleri karşılayan değil; kentin uzun vadeli yaşam kalitesini ve toplumsal dengesini gözeten kamusal bir sorumluluk alanıdır.
Ankara’nın bu süreçte taşıdığı özel bir rol var. Ankara sıradan bir göç kenti değil; başkent. Bu kimlik, hızlı büyümeyi planlı, dengeli ve sürdürülebilir biçimde yönetme sorumluluğunu da beraberinde getiriyor. Kentin gelişimi yalnızca konut üretimi üzerinden değil; ulaşım altyapısı, sosyal donatılar, eğitim ve sağlık hizmetleri, çevresel sürdürülebilirlik ve kamusal alan sürekliliğiyle birlikte ele alınmak zorunda. Plansız ve kontrolsüz genişleme, uzun vadede trafik, altyapı yetersizlikleri ve yaşam kalitesinde düşüş gibi sorunları kaçınılmaz hale getirir.
Bugün Ankara, yaşadığı bu sessiz dönüşüm sayesinde Türkiye’nin en güvenli, planlı ve yaşanabilir metropollerinden biri olma potansiyeline güçlü biçimde sahip. Deprem sonrası ortaya çıkan bu yeni şehircilik yaklaşımı doğru stratejilerle yönetildiği takdirde; Ankara daha güvenli, daha yeşil, daha erişilebilir ve daha sürdürülebilir bir kent kimliği kazanabilir. Bu süreci yalnızca mimari bir dönüşüm olarak değil; toplumsal yaşam kalitesini yükselten bütüncül bir şehircilik hamlesi olarak okumak gerektiğine inanıyorum.



